İNANÇSIZLIĞIN TANIMI VE İNANÇSIZLIĞI ETKİLEYEN FAKTÖRLER

İNANÇSIZLIĞIN TANIMI VE İNANÇSIZLIĞI ETKİLEYEN FAKTÖRLER
08 Eylül 2019

Bugüne kadar yazılarımızda çeşitli konulara değinmeye çalıştık. 6.000’e yaklaşan takipçimizden gelen istekler doğrultusunda araştırmalar, çalışmalar gerçekleştirdik ve bunları kaleme aldık. Bazıları yeterli bulundu, çok beğenildi, bazılarında da daha fazla açıklama, konuyu derinleştirme, detaylandırma, örnekleme talepleriniz oldu. Ancak doğrusu bizim hiç aklımıza gelmeyen, yazmaya gerek duymadığımız bir konuyu son bir ay içinde öylesine sık ve ısrarlı bir şekilde dile getirdiniz ki, artık onu ele almamazlık edemezdik. Aşağıda ısrarla sitemizde görmek istediğiniz bu konuyla ilgili geniş, detaylı araştırma yazımızı, kendi bilgi, düşünce ve kültürümüzle harmanlanmış bir şekilde bulacaksınız. Umarız tatmin edici bir çalışmayla karşılaşırsınız.

İNANÇSIZLIK

İnsan; duygu, düşünce ve tercihleri bakımından hem imana hazır, hem de inançsızlığa eğilimli yönü bulunan bir canlı şeklinde tanımlanabilir. Dolayısıyla değişik duygusal faaliyetler içinde yaşamını sürdüren insanın inanç çeşitliliğinin olduğunu düşünmekteyiz. Kişisel tercih bakımından inanmak zorunda olunmadığı gibi, bireyin inançsızlığı benimseme gibi bir özgürlüğünün de bulunduğu bir gerçek. Ateizm tarihinin Tanrı inancının tarihi kadar olmasa da, çok gerilere gittiği bilinir. Bununla birlikte ateizmi geniş anlamda “Herhangi bir Tanrı anlayışına karşı inançsızlık”, felsefî anlamda ise “Teizmin reddi” olarak da anlamak mümkündür. Din psikolojisi kaynaklarına bakıldığında, ateist düşünceye etki eden psiko-sosyal araştırmaların inançsızlık psikolojisiyle ilgili değil, çoğunlukla din ve Tanrı inancının psikolojik değerleriyle ilgili olduğu görmekteyiz. Bu yönüyle ateizm kavramında, Tanrı’ya inanmama anlamının ağırlık kazandığı anlaşılmaktadır. Bazıları imani şüphenin inançsızlıktan önce geldiğini vurgular. Buna karşılık inkâr ya da inançsızlık çoğunlukla şüpheyi izler. İnanç kendi hakikati içinde bir dereceye kadar, az ya da çok gerçek bir şüphe ile oluşmuştur. Bu itibarla inanç ve inançsızlığın doğru anlaşılmasının bu kavramlara niçin sorusunun sorulmasıyla ilgili olduğuna inanıyoruz.

Psikolojik bakımdan biri veya diğeri olmaksızın ne iman veya inanç, ne de küfür veya inançsızlık anlaşılabilir. Dinî hayat, ne riayet edilen bir pratikler toplamı, ne de rıza gösterilen bir sözler bütünüdür. Dinî hayat gerilimler, kavşaklar ve beklenmedik olaylardan meydana gelen manidar bir tarih teşkil eder. Bir taraftan din, bazı beşeri problemlere çözüm sunar, diğer taraftan ise, bazı beşeri temayüllere karşı çıkarak bir takım çatışmalar doğurur. O andan itibaren dinin gelişmesi değişken bir biçimde dolambaçlıdır. Objektif olarak onaylanmış bir dinî tavıra, ya taahhüdü kısmen askıya alan ve içinden bölünmüş bırakan bir şüpheye, ya da geçici veya kesin bir redde kolayca yol açabilir. O halde dini ve inançsızlığı birbirine atıfta bulunarak anlamak gerekecektir. Zira iman ve küfür kendi oluşum ve dönüşümleri esnasında kısmen birbirinin içindedir.

Biz İnançsızlığın doğuştan olmadığını sonradan dine karşı oluşan tepkilerle birlikte ortaya çıkmış bir durum olduğu düşüncesindeyiz. İnsan ruhunda kaçınılmaz olan, hâkim olan şey Tanrı’dır ve Tanrı ruhta mutlak olarak vardır. Fakat insan kendi iradesiyle bu fıtrî (doğuştan) gücün karşısına, benzer kuvvet ve sağlamlıkla bir siper yerleştirebilir. Yani günümüzde inkârcılık, insanın kendi varlığını kendine dayatması, kendini kendine yeterli görmesi tarzında şekillenmiştir. Bu itibarla inançsızlığı fıtrî yöne aykırı davranmak biçiminde anlamamız da mümkündür. Tarihi süreç içerisinde inançsızlığın, Tanrı fikrinin ve otoritesinin ortadan kaldırılmak istendiği ve dinin yönlendirmelerine karşı çıkılan bir fonksiyonunun olduğunu düşünmekteyiz. Kısacası inançsızlığın, kişinin bireysel tercihleri neticesinde imana sahip olmasını sağlayan unsurların ters yönde işletilmesiyle varlığını kazandığı ve Tanrı fikrini ortadan kaldıran bir anlam çerçevesinin olduğu söylenebilir.

İnançsızlığın Tanımlanması

Kişisel duygu ve düşüncelerin, ansızın oluşmayan zihnî gelgitlerin, homojen özelliklerin ve girift hallerin ayrıştırılmasıyla gün yüzüne çıkan özellikler olduğu düşünüyoruz. Bu bakımdan inançsızlığı sadece kendi içinde veya belli kalıplar arasında incelemenin çok da doğru olmayacağına inanmaktayız. İnsan ne sadece dindarlığının veya dindar olmayışının nedenlerini gayet açık bir şekilde bilen rasyonel bir varlıktır, ne de sadece çevre ve eğitimin katıksız bir ürünüdür. O, toplumdan ve çevreden aldıklarını zihninde işler, yorumlar, değerlendirir, kabul eder ya da reddeder. Allah’a inanmama, inançsızlık (Ateizm), yaratıcı, tabiatüstü (aşkın) bir varlığın olduğunu kabul etmemektir. İman, bilgi olarak alındığında doğal olarak zıt anlamlısı olan “küfür” kavramı cehalet olarak tanımlanmaktadır. Buna göre inançsızlık ile, kutsal olanın insan yaşantısı üzerindeki etkisinin ortadan kaldırılması anlaşılabilir. İnançsızlık kavramıyla irtibatlı ve sözlükte “Örtmek, gizlemek, nankörlük etmek” gibi anlamlara gelen “küfür” kavramı ise (kefr, küfûr, küfrân) genellikle “Allah’tan alıp din adına tebliğ ettiği hususlarda peygamberleri tasdik etmemek, ona inanmamak” diye tanımlanır. Küfrü benimseyene “fıtrî yeteneğini köreltip örten” anlamında “kâfir” denilir. “Bilmemek, yadırgamak” manasındaki (nükr) kökünden türetilen ve “Kabul etmemek, reddetmek, hoş görmemek” anlamına gelen “inkâr” da küfür karşılığında kullanılmakta olup bu tavrı sergileyenemünkir” adı verilir. Din psikolojisi inançsızlık kavramını dinî özellik taşıması dolayısıyla genel faktörler ile açıklar. Bu şekilde dinî davranış kadar inançsızlığı ya da Tanrıtanımazlığı da, din psikolojisinin inceleme konusuna dâhil etmek durumundayız .

Türkçe yazılmış din psikolojisi kaynaklarında inançsızlık, inanç ve iman kadar aynı yoğunlukta işlenen bir konu değildir. Ateizm sözü, genellikle biri geniş diğeri de dar anlamda olmak üzere iki ayrı şekilde kullanılmaktadır. Geniş anlamdaAteist, sadece “Teist olmayan”, başka bir deyişle “Tanrı’yı hayatına sokma gereği duymayan kişi” şeklinde tanımlanabilir. Dar anlamda ise ateist, düşünerek ve tartışarak Tanrı’nın var olmadığını öne süren kişidir. Biz bunlardan, ikincisine “Pozitif ateist” birincisine de “Negatif ateist” diyoruz.

Pozitif Ateist sadece Tanrı’nın varlığına inanmamakla kalmıyor, aynı zamanda O’nun yokluğunu kanıtlamaya çabalıyor. Bu itibarla inançsızlık, ilahî olan şeylerin hayatın dışında tutulması şeklinde değerlendirilebilir. Bize göre ateizm, evreni yaratan ve onun varlığını devam ettiren, özü itibariyle aşkın (tabiatüstü), sonsuz gücü, bilgisi, iradesi ve sairesi ile evrende içkin olan teist, hatta bekli de daha yerinde bir terimle monoteist Tanrı inancına karşı tepki olarak doğan bir düşünce hareketidir. Bu bakımdan, düşünce tarihi geleneksel ateizmi, gıdasını büyük ölçüde teizmden, özellikle de Tanrı’nın varlığını ispat etmeye çalışan felsefî delillerden aldığını ifade etmektedir. İnançsızlık negatif ve reddedici bir cevap ya da tavır sergilemektir. İnançsızlık, normal olarak kelimelerde inanç diye sunulan şeye duyulan arzunun tecrübe edilmesinden sonra gelir. Yaratıcı ve düzenleyici bir Tanrı’nın varlığının reddedilmesi, dinî öğreti ve talepleri hiçe sayma, inançsızlık ya da inkârcılık tutumunun temel özelliğidir. Bununla birlikte, âleme müdahale etmeyen aşkın bir varlık şeklinde düşünülüp kabul edilen bir Tanrı anlayışının, günümüzde sistemli ve yaygın şekilde yer aldığı görülmektedir. Bu yüzden, bilim, politika, ekonomi, tıp, sanat hatta büyük ölçüde felsefe ve ahlâk gibi insanı doğrudan ilgilendiren alanlarda Allah’ın varlığı dışta tutulur olmuştur. Böylece Allah’ın varlığının tasdiki, gerçek hayatta etkisi olmayan teorik çalışmalar seviyesinde kalmıştır. Bu bakımdan inançsızlığı, bir alevi tersine çevirerek onu tutuşturan kuvvetli bir üflemeye benzer şekilde, tersine çevrilmiş bir iman şeklinde anlamak mümkündür.

İnsana güven ve mutluluk veren Tanrı anlayışı ile insanı umutsuzluğa ve çaresizliğe iten Tanrı anlayışı arasında incelenmesi gerekli bir fark olduğundan bahsedilebilir. Nietzche (1844 – 1900), Tanrı inancını içeren bütün gelenek ve değerlere şüpheci bir yaklaşım sergilemiş, Tanrı’yı (İsa) inanılmaya değer bir varlık olarak bulmamıştır. Dramatik bir üslupla “Tanrı (İsa) öldü. O’nu biz öldürdük” diyen Nietzche bu sözüyle Tanrı kavramının ve bu kavram üzerinde kurulan inançların bütünüyle bir kenara bırakılmasını arzulamış ve Tanrı’sız bir hayatı amaçlamıştır. “Tanrı öldü” yargısı karşısında herkesin şu üç soruya karşılık bulması gerekir. Ölen hangi Tanrıdır? Kim öldürdü O’nu? Ve niçin öldürdü? Eğer ölen, günahın, ümitsizliğin, korku ve dehşetin kaynağı olan bir kavram ise, varsın ölsün. Eğer metafizik, yüzyıllar boyunca kurduğu bir yapıyı, kendi içinden gelen bir çözülme ve nihilizm (her türlü gerçek varlığı inkâr eden aşırı bireycilik, yokçuluk) ile bugün yıkıyorsa, varsın yıksın. Ama eğer öldürülmek istenen Tevrat’ın, İncil’in ve Kur’an’ın ortaklaşa kullandıkları ifadeyle “İbrahim’in, İsmail’in ve İshak’ın Rabbi” ise bugüne kadar hiçbir ateist’n bu konuda başarılı olduğunu söylememiz mümkün değildir.

Ateizmin bir kavram olarak tanımlanması ve anlaşılmasının öncelikle ilahî dinlerin Tanrı inancının ne olduğunun bilinmesiyle mümkün olduğunu söyleyebiliriz. İnançsızlık olmasaydı ateizm de olmayacaktı. İnançsızlık denilince hemen akla ateizm gelmemelidir. Tanrı kavramına inanmayan kişiye ateist denilmektedir. Diğer bir deyişle ateist hem düşünce seviyesinde hem de günlük yaşantısında söz konusu Tanrı’nın varlığını reddeden bununla birlikte peygamberi ve ahiret inançlarını da kabul etmeyen kişidir. İmanın zıddı olarak görülen inançsızlığın, insanlık tarihi boyunca var olduğundan, tasdik etmeme, onaylamama, teslim olmama ve boyun eğmeme şeklinde tanımlandığından rahatlıkla bahsebiliriz. Tanrı fikrinin bilinçli olarak reddedilmesinin, hoyratça yaşama isteğiyle de yakından ilgili olduğuna, dolayısıyla duyguları, düşünceleri, umutları, beklentileri ve yaşayışları farklı olan insanın dinî açıdan da değişik eğilimler içerisine girdiğine inanılabilir. Kısacası inançsızlık, kişinin aşkın olana ait her türlü duygu ve düşüncenin hayatın dışında tutulmak istenmesi şeklinde görülebilir.

İnançsızlık Şekilleri

İnsanın duygu ve davranış yönünden farklılığını, bir nevi zenginlik sebebi olarak da değerlendiriyoruz. Bu zenginliklerden biri olarak görülebilecek inançsızlık, insanın farklı yönlerde düşünce ve yaşama tercihi olarak kabul edilebilir. Bu açıdan değerlendirildiğinde inançsızlığın, zihinsel, bireysel ve çevresel bir takım değişik etkenlerin tesiriyle şekillendiğini açıktır. İnançsızlık şekillerinin tarihi, felsefi ve dinî yönden incelenmesinin çalışmamıza ışık tutacağı kanaatini taşıyor ve konuya inançsızlıkla bağlantılı görülen ateizmle başlamanın yararlı olacağına inanıyoruz.

Ateizmi ana hatlarıyla İlkçağ (Antik Dönem), Yeniçağ ve Modern dönem olmak üzere üç bölümde inceliyoruz. Antik dönem adına ateizmde daha çok, halk inançlarına yönelik bir eleştiri ve karşı çıkıştan, yani bir türlü inançsızlıktan söz edilebilir. Yeni Çağ’da salt bir ateizmle birlikte, Hristiyan teolojisinin yüzyıllardan beri geliştirip şekillendirdiği teistik argümanların ve teist bir Tanrı anlayışının eleştirisiyle karşılaşmaktayız. Modern döneme gelindiğinde ise, ateizm daha önceki dönemlere kıyasla, kendisini çok farklı temellerde ifade etme olanağı bulmuş ve sosyoloji, psikoloji, etik gibi sosyal bilimlerin farklı dallarını da arkasına alarak, haklılığını ve doğruluğunu farklı zeminlerde temellendirmeye çalıştığını görüyoruz. Ateizm, başlangıçta inanca ve Tanrı fikrine eleştiri biçiminde değerlendirilirken, günümüzde savunuculuğunu yapanların bir takım bilişsel (bilginin iletilmesi ya da işlenmesini etkileyen koşulların ve parametrelerin matematiksel ifadesi) delillerle kanıtlamak istedikleri bir tutum olarak görülebilir.

Ateizm felsefi bakımdan şu şekilde sınıflandırır :

1) Mutlak Ateizm: Ateizmin genel anlamda tanımlanmış biçimi olup taraftarlarına da mutlak Ateist denilir.

2) Teorik Ateizm: Tanrı’nın varlığının bilinçli bir biçimde reddedilmesidir.

3) Pratik Ateizm: Tanrı yokmuş gibi yaşamak ve Tanrı’yı günlük yaşamın dışına çıkarmaktır.

4) İlgisizlerin Ateizmi: Tanrı’nın varlığı veya yokluğunu tartışma konusu yapmadan bu konulara uzak durmayı tercih etmedir.

5) İdeolojik (Materyalist) Ateizm: İlmî Ateizm adıyla takdim edilmiştir.

Ateizmin çok yönlü bakış açıları olduğunu da söyleyebiliriz.. Bunları ilk planda bireysel, felsefi, rasyonalist, pozitivist, egzistansiyalist, ideolojik, marxist, materyalist, nevrotik v.b. yaklaşımlar olarak sıralayabiliriz. İnançsızlığın dinî inanç kadar çeşitli olduğunu vurgulayarak güdüleri açısından inançsızları üç grupta ele almamız olasıdır..

1.     İnsani istek ve arzularında hayal kırıklığına uğramış olanlar vardır. Bu şekilde inançsızlık “Engellenme psikolojisi”nden kaynaklanmaktadır. “Kendi gücünün kendisine yeterli olduğu düşüncesi ve kendini beğenmişlik duygusu” içerisinde yaşayan bazı insanlar, bir engellenmeye maruz kaldıklarında, ya tamamen bir karamsarlık içine düşerek ümitsiz hâle gelmekte, ya da yalnız bu sınırsız durumlarda Allah’ı hatırlamaktadırlar. Sonuç itibariyle, maruz kalınan kötülükten Allah sorumlu tutulmakta, isyan ve inkâr duyguları içerisinde varlığı reddedilmektedir.

2.     Kendini kendine yeterli gören, kendi gücüne sonsuz güven duyan, kendisinden son derece memnun olup hiçbir minnet duygusu taşımayan kişiler, “Bağımsızlık” dürtüsünün etkisiyle çoğu kez kendilerini Tanrı yerine koymaktadırlar. Bu tür inançsızlık çatışma psikolojisinden kaynaklanmaktadır. Ölçüsüz bir gurur ve büyüklenme içerisinde kendini kendine dayatan insan, kendisi üzerinde hâkim ve otorite bir yaratıcıyı red ve inkâr etmekte, kendisini ilahlaştırarak O’nun yerine koymaktadır.

3.      Hayatın geçiciliği ve bir daha ele geçirilemez olduğu düşüncesinden hareketle, doyumsuz bir zevk ve tatmin arayışı içerisine kişinin inandığı din kendi inandığı şeylerin tamamen dışında bir konu olarak kalmaktadır. Motivasyon (iradeye bağlı bir davranışın belirlenmesinde herhangi bir şuurlu hedefin veya psikolojik gerilimin gösterdiği tesir) psikolojisinden kaynaklanan bu inançsızlık şekli, kaba ve bayağı bir hayat anlayışını ve ahlâk dışı davranışları benimsemekle olur. Acı veren veya ruhsal olarak yoksullaştırılmış bir çevrede üstesinden gelinemeyen zorlukların içinde kalan bireyin inanma problemleri yaşadığını ve ciddi psikolojik engellerle reddedici bir tutum geliştirebildiğini vurgulayabiliriz.

Aşkın, varlığın bilinçli veya bilinçsizce tanınmaması, manevî sorumluluktan kaçılması, arzular, beklentiler, liderlik arayışı ve hayatın sınır tanımayan zevklerinin inançsızlık şekillerini artıran bireysel ve toplumsal faktörler olduğu düşünülebilir. Diğer yandan inançsızlık çeşitlerinin, bireyin yaşamında ve davranışlarında farklı yansımalarının olduğu da yadsınamaz bir gerçektir. Kısacası duygu, düşünce ve kişilik yönünden değişik özelliklere sahip bireylerin, buna bağlı olarak inançsızlık şekillerinin de farklı olduğu, gerek teorik gerekse pratik anlamda inançsızlığın, insanın beklentilerini karşılayamaması, gücünü ve iradesini Tanrı anlayışına karşı kullanmak istemesi ve sıra dışı hayatın çekiciliği ile yakından ilgili olduğu düşüncesindeyiz.

Sekülerizm – İnançsızlık İlişkisi

İnançsızlık kavramına açıklık getirecek ve inançsızlıkla ilgili üzerinde durulması gereken kavramlardan birinin de sekülerleşme olduğu varsayılmaktadır. Sekülerlik kelimesinin, Latince Saeculum kelimesinden İngilizceye geçtiği (secularity) ve anlamı üzerinde durduğumuzda, “Şu anki zaman”, “Şimdiki zaman” veya “Şu anki zamana ait” anlamlarına geldiği görülmektedir. Bu durumda seküler kelimesi, doğrudan doğruya “İçinde bulunan zamana, çağa ait” bir anlam ifade etmektedir. Secularisation tanımı, “Dinden bağımsızlaşma”,“Laikleşme”, “Dünyevileşme” gibi farklı anlamlarda kullanılırken; Seculariser fiili, “Dinden bağımsızlaştırmak”, “Laikleştirmek”, “Dünyevileştirmek” anlamında kullanılmaktadır. Buna göre din kurallarının dışarıda tutulmak istenmesinin sekülerizmin ana konusunu oluşturduğundan bahsedilebilir. Rönesans ve Reform hareketleri, coğrafi keşifler, aydınlanma felsefesi, sanayileşme devrimi ve bunun beraberinde getirdiği şehirleşme olgusu Avrupalı Hristiyanların sadece günlük hayatlarını etkilemekle kalmamış, aynı zamanda onların dini algılama, anlama ve yaşam biçimlerini de köklü bir sıkıntıya uğratmıştır. “Kilise güç kaybederse bireysel dindarlık zayıflayacak, bireysel dindarlık zayıfladıkça da kilise güç kaybedecektir” varsayımına göre modernleşme arttıkça sekülerleşme süreci kuvvetlenecek, neticede din yerküreden tamamen silinecektir . Buna göre Avrupa’da sekülerizmin, önceleri kilisenin kurumsallaşmış yapısına ve halkın ezilmesine yönelik bir tepki olarak başladığını, sonra ise Tanrı fikrinin ortadan kaldırılmasıyla ilgili bir süreci oluşturduğu söylenebilir.

Sekülerleşme kavramının 1960’lı yıllardan başlayarak yoğun bir şekilde literatürde yeniden yer almaya başlamasının biri coğrafi diğeri entelektüel bağlamda olmak üzere iki gerekçesi vardır. Bunlardan birincisi, Avrupa dindarlığında görülen gerilemenin bir ifadesi olarak bu kavramın gündeme gelmesi, ikincisi ABD’nin din sosyologlarının çağdaş toplumlardaki anlam problemleriyle meşguliyetleri sırasında sosyolojinin ilk temsilcilerinin bu konuyu nasıl ele aldıklarıyla ilgilidir. Reddetme veya adapte olma, sekülerleştiği düşünülen dünyada dindar insanların önünde bulunan iki yoldur. Fransa, İngiltere ve İskandinavya ülkelerinde yapılan bazı din sosyolojisi araştırmaları sekülerleşme nitelemesini sorgulamaktadır. Bu araştırmalar organize kiliselere var olan yabancılaşmaya rağmen, özellikle Hıristiyanlık içerisinde çok kuvvetli bir dinî canlanmanın olduğunu gösteren veriler ortaya koymaktadır. Bu veriler incelendiği zaman Avrupa’da dini tamamlayan şeyin aslında “Sekülerleşmeden” ziyade “Kurumsallaşmış dinden kaçış” olduğu görülmektedir. Yani din için bir “yok olma” değil, bir “yer değiştirme” söz konusudur. Bununla beraber Avrupa’nın dünyanın diğer bölgelerinden farklı olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Geleneksel toplum tiplerinde dinin son derece etkin olmasına karşın, modern toplum kutsal ile kutsal-dışı arasında açık bir ayırımı gerektirdiğinden ortaya çıkan yapısal farklılaşma sonucu, gündelik hayatın büyük bir bölümünün dinî otoriteden ayrılarak diğer kurumlara devredilmesi gündeme gelmiştir. En genel tanımıyla sekülerleşme olarak adlandırılan bu süreçte toplumsal etkinliğini yitiren din, bireyselleşerek kendi öz alanına çekilmiş, kişilerin özel yaşantılarıyla ilgili bir tercih meselesi haline gelmiştir. Avrupa’da iş hayatıyla başlayan ekonomik canlanmanın, kilisenin tesiri altındaki dini algılama ve yaşam biçimine tepki gösterme sonucunu doğurduğu düşünülmektedir. Kiliseye savaş açmanın görünürdeki sebep olduğuna ve bunun arka planında ise dini ortadan kaldırma emelinin olduğuna inanılmaktadır. Sekülerizm sürecinde sosyal ve bireysel dindarlık yok olmamış, ancak dinin algılanma ve yaşanma biçimlerinde kayda değer farklılıklar ortaya çıkmıştır.  Aslında bu süreçte din ve dindarlığın tanımlanma şekli de değişikliğe uğramaya başlamıştır. Batıda “Aidiyetsiz inanma” şeklinde kavramlaştırılan yeni bir süreçten bahsedilmektedir. Bu ise belli bir kiliseye mensup olmadan, dolayısıyla kilisede gerçekleştirilen dinî ayinlere katılmadan inanmaya devam etmek, yani “Kurumsal din”e ve bunun beraberinde getirdiği taleplere pek iltifat etmeden inanmak anlamına gelmektedir.

Modernleşme ve sekülerleşme kuramcıları, genel olarak modern değerler ve kurumları benimseyen ve özümseyen toplumlarda dinin toplumsal ve siyasal alandaki etkinliğinin ortadan kalkacağını, bireysel olarak da dinî pratikler, ibadetler ve ritüellere katılımın gerileyeceğini savunuyordu. Geride bıraktığımız yüzyılın son çeyreğinde dinî eğilimlerin yükseliş trendi gösterdiği ve dinî hareketlerin toplumsal ivme kazandığı gözlenmiştir. Modernizmin gelişmesi ile dinin gerileyeceğini ve toplumsal hayattaki etkisini kaybedeceğini öngören geleneksel teorilerin aksine din, hem sanayileşmiş ve gelişmiş modern ülkelerde, hem de geleneksel kültür öğelerinin başat olduğu ülkelerde şaşırtıcı bir yükselişe geçmiştir.

İslam ve sekülerleşme konusunda, İslam’ın ve İslam dünyasının, sekülerleşmenin dışında kaldığını söyleyemeyiz. Müslüman toplumu, iki türlü sekülerliği batı standartlarında yaşamaya devam etmektedir. Bir grup Müslüman, gerçekten dini dışlayıcı ve hayat tarzlarında dinin etkili olmadığını gerçek anlamda bir sekülerliği hayat tarzı haline getirmişlerdir. Bu kesimin bir kısmının hayatlarında din, sadece ölüm anında gündeme gelmektedir. Diğer bir grup Müslüman da kısmen dini endişe taşısa da, modernitenin ve batı hayat tarzının etkisinde fazlasıyla kalarak hayatı ve gereklerini kolayca hedonist (hazcı) bir duygu altında yaşama iradesiyle seküler hayat tarzını tercih etmektedirler. Sekülerleşme, bir taraftan kurumsal olarak dinî düşünce ve ritüellerin açıkça ifade edilemediği, dinî kimliğin gizlenmek zorunda kalındığı bir alan şeklinde anlaşılırken, öbür yandan da Tanrı inancının kabul edilmediği bir anlam çerçevesinin olduğu düşünülmektedir. Bu bakımdan sekülerleşme sürecinde, kurumsal tehditlerin aktif olduğu veya olmadığı bir durumda aşkın varlık düşüncesinin reddedilmesiyle inançsızlık arasında temelde var olan bir birlikteliğin olduğu anlaşılabilir. Batı’da ve Hristiyanlık’ta esen sekülerizm rüzgârı İslam coğrafyasını da kısmî ölçüde etkilediği düşünülmektedir. Ancak İslam toplumundaki sekülerizmin Hristiyanlık’taki kadar yoğunluğunun olduğunu söylemenin mümkün olmadığına inanıyoruz. Tarihi süreç içerisinde sekülerleşmenin beklenilen seviyede fonksiyonunu devam ettiremediği, dinin yok edilemediği buna karşın bireysel anlamda dini algılayışın ve yaşayışın devam ettiği görülmüştür. Kısacası sekülerizm ile inançsızlık ilişkisinde buluşma noktasının, Tanrı fikrinin ve ilahî düşüncenin reddedilmesi fikriyle dinin bireysel ve toplumsal alandan çekilmesinin amaçlandığı anlaşılmaktadır.

İnançsızlıkta Etken Faktörler

İnsan, duygu, düşünce ve eğilimleri yönüyle sabit olmayan değişken bir ruh hali içinde hayatını sürdürürken, bu değişken eğilimlerden biri olan inançsızlığın rastgele ve kendiliğinden meydana gelen bir kavram olmadığı, oluşumu için bir takım etkenlere ihtiyacının olduğu söylenebilir. Bireyi Allah’ı inkâra ve dini reddetmeye götüren etkenlerin şu başlıklar altında toplanması olasıdır.

1) Yakın çevre, 2) Hayal kırıklığı, 3) Kötülükler, 4) Kişinin kendini yeterli ve güçlü olduğunu düşünmesi, 5) Bağımsızlık arzusu, 6) Allah inancının ve dinin bir yararının olmadığını düşünmek, 7) Allah’ın varlığına dair yeterli delil bulamamak.

İnancın yükleyeceği sorumluluktan kurtulmanın özgürlük sayılması ve sorumluluk duygusundan kaçılmasının, inançsızlık eğilimini hızlandırdığı ifade edilebilir. İnsanı Tanrı’ya inanmaya götüren yolu uzun ve zorlu kılan, dolayısıyla bireyi inançsızlığa yatkın hale getiren psikolojik faktörleri de şu şekilde sınıflandırabiliriz.

1) Bireysel ve Sosyal Faktörler: a) Genel sosyalizasyon, b) Spesifik sosyalizasyon, c) Kişisel uygunluk. 2) Psikanaliz Faktörler: a) Oedipal arzunun yerine getirilmesi olarak ateizm, b) Kusurlu baba teorisi .

Kişileri dinî değerleri inkâra iten faktörleri de genel olarak iki grupta inceleyebiliriz :

A. İç Faktörler: 1) Zihin faktörü, 2) İrade faktörü, 3) Duygu faktörü,

B. Dış Faktörler: 1) Aile, 2) Okul-öğretmen, 3) Bağlı olunan gruplar, 4) Toplumun değerleri ve kültürel yapı, 5) Telkin, 6) Dindarların olumsuz tutum ve davranışları 7) Kitle iletişim araçları, 8) Dünyada varolankötülükler .

 İslami açıdan bakılacak olursa A.Ceyhan, insanı inkâra sevk eden etkenleri Kur’an açısından şöyle tasnif etmektedir..

A) Psikolojik Etkenler:

1)Duygusal motivler:a) kibir, b) hevâ, c) haset, d) kin, e) inatçılık, f) nankörlük.

2) Fikri motivler: a) zan, b) inkârcı aşırı şüphe, c) önyargı, peşin hüküm, d) gaflet, e) cehalet, f) kadercilik.

 

B) Sosyolojik Etkenler:

1) Sosyal çevre, 2) atalar kültü, c) baskı ve zor kullanma, d) toplum liderlerinin saptırması, e) aşırı tazim.

Kur’an-ı Kerim bu etkenlere bir de şeytan faktörünü eklemektedir.

Freud, hayatın dayanılması çok zor sıkıntılarla dolu olduğunu belirtir. Ona göre tabiî ve ahlakî kötülükler, hastalık ve ölüm, insan hayatını ve davranışlarını tehdit edecek boyuttadır. İşte insan bütün bunlardan kurtulmanın çarelerini arıyor. Nasıl? Evvelâ, tabiat güçlerine yalvarıp yakararak, onlara rüşvet vererek, tek kelimeyle, tabiatı insanlaştırarak. Bu çeşit psikolojik tedbirler, çok uzun bir süre bugünkü bilimin oynadığı rolü oynadı ve insanları rahatlattı. Fakat tabiatın insanlaştırılması veya ilahlaştırılması, gerçeği yansıtmadığı ve arzuları tatmin etmeye çalışan hayalî şeyler olduğu için bir yanılmadır. Bu itibarla kötülüklerin baskısı altında sıkıntılı bir hayat yaşayan insanın Tanrı fikri çerçevesinde değil de, arzuladığı biçimde inanma eğilimine girdiği ancak bu türlü bir inanmanın yanılgıdan ibaret olduğu anlaşılabilir.

İnandığı halde ibadet etmeyen kişilerin dinî hayatla ilişkilerinin nasıl ele alınacağı, bu hususta nasıl kavramsal bir çerçeve kullanılacağı meselesi, çözümü oldukça zor bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü tarihin her döneminde, inandığı halde ibadet etmeyen kişiler var olduğu gibi, özellikle modernleşme – sekülerleşme süreciyle birlikte inanan insanların ibadet davranışlarında gözle görülür bir farklılaşmanın ortaya çıktığını görüyoruz. A.Ceyhan dini inkârın psikolojik kaynaklarını Turan Dursun örneğine göre şöyle sıralamaktadır. Olumsuz çocukluk dönemi deneyimleri, bu deneyimlerin bir sonucu olarak meydana gelen zihinsel ve duygusal çöküntüler, yetişkinlik döneminde, çocukluk dönemi karşılaşılan olumsuzlukları ortadan kaldırmak için yapılan girişimler ve özellikle dindar çevreden alınan olumsuz tepkiler, bu zorlukları yaşarken inkârcı çevrelerden görülen yakın ilgi. Bunlarla birlikte daha genel maddeler halinde dini inkârın psikolojik kaynakları şöyle sıralanabilir. Aile büyüklerinin bir takım olumsuz ve tutarsız tutumlarının yol açtığı zihinsel ve duygusal sarsıntı ve incinmeler, geleneksel dinin eksik ve yanlışlarının insanın duygu ve düşünce dünyasında bıraktığı olumsuz etkiler, dinin bütün öğretilerini akılla temellendirme girişimi, insanın beklenti ve ideallerine ulaşamaması, olumsuzlukları aşmaya çalışırken din mensuplarından gelen tepki, baskı, din karşıtlarından sıcak ilgi görme şeklinde ifade etmektedir. Buna göre insanın inkâr yolunu tercih etmesinin sebeplerini, bireyin hayatındaki çalkantılı dönemleri, inandığı sistemin bir kesimden kabul görmesi karşısında diğerleri tarafından ötelenmesi, din içerikli örfî yaşantıdaki olumsuz davranışların dine mal edilmeye çalışılması şeklinde sıralamamız mümkündür.

A. Ceyhan, inkâr psikolojisini hazırlayan birtakım sebepler olduğunu ifade ederek bunları şöyle açıklıyor.

1)Fıtratın kirlenmesi: İnsana verilmiş olan duyuların istikameti Hak ve şeriat iken insan iç ve dış telkinlerle hedefinden sapabilir. İnsan hevâ-heves peşinden sürüklenerek dur durak bilmeden, sınır tanımadan elindeki imkânları kullanmaya, dünya nimetlerinden yararlanmaya dalabilir. Arzu ve isteklerini her şeyin önüne geçirebilir. Bu nedenle insanlar psikolojik, sosyolojik ve hukuksal nitelik taşıyan günahları nedeniyle inkâr ortamına düşebilir.

2) Kültürel sebepler: Kültürel yapı kuşaktan kuşağa aktarılan uzun geçmişi olan değerler bütünüdür. Ferdin toplum içindeki tüm faaliyetlerinin arkasında birer itici güç olarak alışkanlık, şartlanma, taklit, telkin, sosyal örf ve adetler gibi kavramların rolü vardır. İlâh anlayışlarında şekilciliğe alışan bir toplumun hayatında yoğun biçimde sekülerliğin egemen olması yadırganamaz.

3)Sosyal sebepler: Toplumun hayat tarzını çevreleyen alışkanlıkların tümü sosyal bir varlık olan insanı etkiler. Önceki nesillerden devralınmış düşünce ve inançların kalıpsal nitelik taşıyan çerçevelerine sahip çıkar. Sahiplenilen bu davranış kalıpları nesiller boyu süreklilik gösterir.

4)Siyasal sebepler: Servetleri, makamları, güçleri ve imkânları ile dünyanın her çeşit nimetlerine sahip olan kesim, insanların kendilerine imrendiği, sözünden ve emrinden çıkmadığı bir azınlıktır. Azınlık olmalarına rağmen çoğunlukla idari, siyasi ve sosyal alana hükmederler. Kendilerinin yönlendirip kontrol edemedikleri hiçbir sosyal-siyasal yapıya göz açtırmazlar.

Bu ifadelerden sonra inançsızlıkta etken faktörlerden bazılarını alt başlıklar halinde şöyle sıralayabiliriz.

Yakın Çevre

Bireyin, inançsız bir çevrede, dine karşı bir eğilimle yetiştirilmesinin onu dini redde götürebilmesidir. Bireyin kimlik ve kişiliğinin oluşmasında çoğunluğunun yani sosyal çevrenin rolü yadsınamaz. Sosyal çevre doğrudan doğruya olamasa bile, dolaylı olarak etkide bulunur. Toplumda batıl inançlar, kötü alışkanlıklar hakim olunca, insanlar tarafından taklit yoluyla devralınır. Sosyalizasyon baskısı birçoğunu, Tanrı’ya inanmaktan ve bu inançla ilişkisi olan her şeyden uzaklaşmaya sevk eder. Aile, dine karşı geliştirilen tutumlar üzerinde önemli ölçüde bir etkiye sahiptir. Kişi, dinî değerlere karşı olumsuz tutumunu ailede gördüklerinin ve ailenin yaptığı yorumların etkisi altında geliştirebilmektedir.

Hayal Kırıklığı

İnsanın gayret edip çalışması, mücadele etmesi, fakat arzu etmediği sonuçlarla karşılaşmasının kendisini isyan ve inançsızlığa düşürmesidir. Ergenlik döneminde yapılan duaların içerikleri, genel olarak ergenlerin gelecekleriyle ilgili maddi istek ve taleplerinden oluşmaktadır. Çeşitli felaketler ve musibetlerin yol açtığı sıkıntılı durum içerisinde çoğu bireyde kendiliğinden ortaya çıkan ilahi yardım talebi, bazı bireylerde isyan uyandıran hayal kırıklıkları meydana getirebilir. Bu bağlamda çaresizlik durumundaki yardım talebinin çeşitli sebeplerle sonuçsuz kalmasının meydana getirebileceği hayal kırıklığı isyanı, suçluluk duygusunun bastırılmasını tahrik eder. Dua eden ergenler, genellikle dualarının kabul olacağına inanırlar. Bu inanç zayıflamaya başladığı andan itibaren ergen için dua etmek anlamsızlaşmaya başlar. Ergen dua ettikten sonra istek ve taleplerinin yerine gelmemesi durumunda dualarının kabul edilmeyeceğini hissederse hayal kırıklığına uğrayıp isyan edebilir.

Kötülükler

 

Dünyadaki kötülüklerin, hırsızlıkların, savaşların, zulümlerin, kişinin her şeye gücü yeten, her şeyi bilen Allah anlayışına sığdıramamasıdır. Tarih boyunca iktidar ve güç odakları tevhid inancına sahip olan insanları şirke döndürmek, hidayet yollarını kapamak için baskı, şiddet, işkence, alay, hakaret, iftira, zulüm, eşitsizlik, haksızlık, zor kullanma hatta savaş gibi her türlü yöntemleri uygulamışlardır. Şu soru çok manidardır.”Tanrı kötülüğü önlemek istiyor da gücü mü yetmiyor? Öyleyse O, güçsüzdür. Yoksa gücü yetiyor da kötülüğü önlemek mi istemiyor? Öyleyse O, iyi niyetli değildir. Hem güçlü hem de iyi ise, bu kadar kötülük nasıl oldu da var oldu? Bu soruların cevapları da başlıbaşına ayrı, ilginç bir yazı konusudur elbette.

Kötülük problemi ateistlerin, fikir planında en büyük dayanaklarından biri olmuştur. Çoğu inançsıza göre kötülük problemi, Allah’ın varlığının aksini gösteren bir gerçekliği ifade etmektedir. “Eğer Allah olsaydı, bunca kan ve gözyaşının aktığı bir dünya yaratmazdı” tarzında düşünceler insanı inançsızlığa sevk etmektedir. Dünya hayatında eksik olmayan çeşitli bela ve musibetlere maruz kalan ve Allah’a boyun eğme gücünü gösteremeyen kimseler, bundan dolayı Allah’ı suçlayabilmektedirler. Onlara göre dünyadaki kötülükler insanlara acı vermektedir. Böyle kimselerin anlayışına göre dünyada karşılaşılan kötülükler Allah’a imanı imkânsız kılmaktadır.

Kendini Yeterli Görme

Tek başına insanın sahip olduğu şuurun, bağımsızlığa duyduğu güçlü eğilimi, kendi kendinin efendisi haline koyma arzusu haline dönüştürebildiğini ifade edebiliriz. Bazı psikolojik araştırmalar sonucunda, hâkimiyet, tutku, bağımsızlık ve saldırganlık, kendini beğenme, kendi kendini yeterli görme, kendi gücüne sınırsız güvenme tutumları ile dindarlık arasında olumsuz bir ilişkinin varlığı da müşahede edilmektedir. İnsanın aşırı bir büyüklük içerisinde kendini güçlü ve yeterli görmesi, onu kendinden üstün ve yaratıcı bir Tanrı’yı kabul etmemeye götürebilir. Freud, insanoğlunun dünya işlerini düzenleyen iç kanunları keşfettiği ve onlardan istifade etmeyi öğrendiği andan itibaren; artık insanî güçsüzlüğünü gidermesi için “İlâhî yardımcı”ya başvurmadığını nakleder.

Bağımsızlık Arzusu

Bağımsızlığa olan güçlü eğilim, bazı bireyleri dinî değerlere ve Allah’ı redde, inkâra sevk edebilir. Günümüz psikolojisinde genel olarak “Narsizm” kavramıyla dile getirilen, insan tabiatının temel bir vasfından kaynaklanmaktadır. Her şey olmak, her şeye güç yetirmek, bağımsızlık, kendine yeterli olmak, üstünlük, kulluk ve tevazudan uzaklaşmak, bu özelliğin yol açtığı arzulardır. Böylece kendi bağımsızlığını tasdik etme ve başkaları tarafından tanınma kaygısının, en köklü arzulardan, insan davranışını yöneten güdülerden birisi olduğu anlaşılmaktadır.

Neticede; yukarıda kısaca, ana-genel hatlarıyla insanı inançsızlığa ve dini tanımamaya iten birçok sebebin varlığını ortaya koymaya çalıştık. Tabidir ki bu buzdağının görünen kısmı. Ancak bunların insanı etkileme şiddetinin farklı olduğu, bireysel, sosyal ve psikolojik sebeplere dayandığı söyleyebiliriz. İnançsızlık faktörleri bazen bilinçaltına atılan aile içi gerilimler, kin ve kızgınlık şeklinde kendini gösterirken, bazen de çevrenin baskısı, saygınlık kazanma ve/veya mevcut konumunu terk edememe şeklinde ortaya çıktığı ayrı bir gerçektir. Dolayısıyla insanı inançsızlığa sevk eden faktörlerin kaynağında ailenin olumsuz tutumları ile inanılan dinin yanlış uygulamalarının önemli bir alanı oluşturduğunu düşünüyoruz. Ancak yukarıda sayılan olumsuz durumlarla karşılaşan bütün bireylerin inançsızlığı tercih ettiğini söyleyemeyiz. Nitekim ailevî ve sosyal yaşamını olumsuz şartlarda geçirmiş, çocukluk dönemi badirelerle dolu bütün bireylerin inançsız olduğunu söylemenin mümkün olamayacağı sonucunu da ortaya koymak durumundayız.

A1
A2
A3
A4

Trả lời

Email của bạn sẽ không được hiển thị công khai. Các trường bắt buộc được đánh dấu *