TOPKAPI SARAYI, KUTSAL EMANETLER, YALANCI PEYGAMBER MÜSEYLİME’YE MEKTUP…

TOPKAPI SARAYI, KUTSAL EMANETLER, YALANCI PEYGAMBER MÜSEYLİME’YE MEKTUP…
10 Ekim 2019

Topkapı Sarayı Müzesi gerçekten de içerdiği olağanüstü değerli eserlerle dünyanın sayılı müzelerinden. Bu eşsiz Sarayın yapımına,  Fatih Sultan Mehmet (1432-1481) İstanbul’u fethettikten (29 Mayıs 1453) tam 7 sene sonra 1460 yılında yapılmaya başlanmış ve 18 sene sonra da 1478 yılında da tamamlanmıştır. Saray, İstanbul Boğazı ve Haliç arasında, İstanbul yarımadasının ucundaki Sarayburnu’nda yer alan Doğu Roma yerleşkesinin üzerinde 700.000 metrekarelik bir arazi üzerine inşa edilmiştir. Fatih Sultan Mehmet başta olmak üzere Sultan Abdülmecid’e (1823-1861) kadar dört yüz yıl imparatorluğun eğitim, idare ve sanat merkezi olan Topkapı Sarayı, yapılış gününden itibaren günümüze kadar önemini korumayı başarmıştır. Osmanlı İmparatorluğunun idare merkezi Topkapı Sarayı, tarihi boyunca 4 binden fazla önemli kişinin ağırlandığı yer olmuş. Buraya kimler gelmemiş ki? İmparatorlar, krallar, komutanlar, elçiler, tüccarlar, din adamlar. Dünyanın dört bir köşesinden tarihin en önemli kişilikleri, Osmanlı Padişahlarının huzuruna çıkmak için İstanbul’u ziyaret ettiklerinde Topkapı Sarayı’nda karşılanmış. Hazine Odası, Harem ve Saltanat Kapısı gibi bölümlerden oluşan avlulu bir yapıya sahip Topkapı Sarayı, inşa edildiği ilk zamanlardan beri Osmanlı’nın kalbi konumunda olmuş ve imparatorluk ışığı, buradan tüm cihana yayılmış.

Günümüzde yaklaşık 300.000 arşiv belgesi, o döneme ait silah ve araç-gereçten oluşan harikulade koleksiyonları ve Kaşıkçı Elması gibi paha biçilemez hazinelerin yanı sıra Kutsal Emanetleriyle Topkapı Sarayı Müzesi, dünyanın en büyük saray müzelerinden biri konumunda. Yapısı gereği sürekli bakıma ihtiyaç duyan Topkapı Sarayı, arada sırada yenileme çalışmalarına sahne oluyor, yani bazı bölümler zaman zaman ziyarete kapanıyor. Topkapı Sarayı’nın tek mimarı yoktur. Fatih Sultan Mehmet tarafından tasarlanan bu karmaşık yapı, dönemin en ünlü mimarları olan Alaüddin’in baş mimarlığında inşa edilmiş ve zaman içerisinde Davud Ağa, Mimar Sinan, Sarkis Balyan, Acem Ali gibi isimlerin çalışmalarıyla geliştirilmiştir. Topkapı Sarayı; üçü limanda, dördü karada olmak üzere yedi kapılı sur içerisinde kasır, köşk, cami, divan, devlet dairesi, mutfak, koğuş, harem ve bahçe gibi yapılardan oluşur. Topkapı Sarayı’nın mimarisi büyüleyicidir, Cihan Fatihi Fatih Sultan Mehmet, Osmanlı mimarisinin tüm özelliklerini bu yapıda toplamıştır.

·        Topkapı Müzesi’nde sergilenen Kaşıkçı Elması, 70X60 mm boyutları, 86 karat ağırlığı ve etrafını saran 49 adet pırlanta sayesinde yıldızlarla çevrili dolunayı andırır. Kaşıkçı Elması’na değer biçilememesinin yanısıra, Osmanlı Sarayı’na nasıl geldiği de net değildir. Elmas hakkında, 1699 yılında Eğrikapı çöplüğünde dolaşan bir kaşık ustası tarafından bulunup yok pahasına bir kuyumcuya verilmesinden, Napolyon’un annesinden satın alındığına dair birçok efsane dolaşmaktadır. Fakat ismiyle ilgili en mantıklı açıklama, elmasın isminin oval şeklinden kaynaklandığı düşüncesidir. 

Cumhuriyetin ilanından sonra 3 Nisan 1924 yılında, müze olarak kullanılmaya başlanan ve Cumhuriyet’in ilk müzesi olan Topkapı Sarayı, 400.000 metrekarelik bir alana sahiptir. Koleksiyonları, mimari yapıları ve arşiv belgeleriyle Topkapı Sarayı, dünyanın en büyük saray müzelerindendir. Pek çok farklı eseri çatısı altında bulunduran Saray, her yıl hem yerli hem de yabancı ziyaretçilerin akınına uğruyor.

Bahçeler ve meydanlar ile çevirili olan saray, birbirinin içinden geçilen dört avluya sahiptir. Halkın başvuru için girebildiği birinci avlu, sarayın birinci giriş kapısıdır. Cebehane (silah ve savaş araçlarının saklandığı yer) olarak kullanılan bu alanın dışında darphane, hastane, fırın ve Aya İrini Kilisesi gibi hizmet binaları bulunurdu. Sarayın ikinci avlusu ise devletin idare binalarının yer aldığı bölümdür. Tarih boyunca pek çok resmi törene sahne olan ikinci avluda, divan toplantılarının yapıldığı Divan-ı Hümayun (Osmanlı İmparatorluğu döneminde, padişah, sadrazam ve kimi yüksek aşamalı devlet görevlilerinin oluşturduğu meclis ve bu meclisin toplandığı yer) ve hazinenin Divan-ı Hümayun Hazinesi yer alıyor. Divan binasının arka kısmında ise sultanın adaletini simgeleyen Adalet Kulesi bulunuyor. Kubbealtı’nın yan tarafında Harem Dairesi girişi ve Zülüflü Baltacılar koğuşu vardır.

·        Zülüflü Baltacılar, Enderûn teşkilatının önemli bir kısmıdır. Baltacılar, saray hizmetlerinde ve Harem’in odun ihtiyacının temininde kullanılan saray hizmetlileri ve kapıkulu mensuplarıdır. Zülüf; şakaklardan sarkan saç lülesine verilen isimdir.

Enderun (iç saray bölümü), Padişahın şahsına ait alanlar ve II. Murad (1404-1451) döneminde inşa edilen Saray Okuluna ait mekânlar üçüncü avlunun sınırları içerisinde yer alıyor. Padişah tarafından toplantı yapılan ve hem yerli hem de yabancı elçilerin kabul edildiği Arz Odası, Enderun Hazinesi, Fatih Köşkü, Has Oda, Seferli, Hazineli, Büyük Oda ve Küçük Oda gibi isimler ile anılan Saray Okulu koğuşları da üçüncü avlunun etrafına sıralanmıştır. Üçüncü avludan sonra ise asma bahçelerinin ve padişaha ait köşklerin bulunduğu dördüncü avluya geçiliyor. Osmanlı kültürüne ait klasik köşk mimarisinin en önemli eserleri, Bağdat ve Revan Köşkleri, Sünnet Odası ve İftariye Kameriyesi de bu alanda yer alıyor. Sofa Camii, Kara Mustafa Paşa Köşkü, Hekim Başı Kulesi, Esvap Odası ve Mecidiye Köşkü de dördüncü avluda bulunuyor.

İstanbul Sarayburnu’nda yer alan Topkapı Sarayı, Osmanlı İmparatorluğu’nun 600 yıllık tarihinde 400 yıl boyunca oldukça önemli bir yere sahip olmuştur. Özellikle yabancı turistlerin akınına uğrayan Topkapı Sarayı, 1985 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirasları Listesi’ndeki yerini almıştır. 1574 yılında meydana gelen bir yangın nedeni ile büyük ölçüde hasar gören Sarayın mutfak, harem ve arz odası, II. Selim’in (1524-1574) emir vermesi ile Mimar Sinan (1489-1588) tarafından restore edilmiştir. Topkapı Sarayı’nın yapımında tamamen Barok Mimarisi ve Osmanlı Mimarisi kullanılmıştır.

Hırka-i Saadet Dairesi ve Kutsal Emanetler

Has Oda, Fatih Sultan Mehmed döneminde padişahın Enderun avlusundaki özel dairesi olarak yapılmış ve 16. yüzyılın ortalarına kadar Osmanlı sultanları tarafından ikamet amacıyla kullanılmıştır. Cülûs töreninde tahta çıkacak olan padişahın önce buraya girdiği, dua ettiği ve Has Odalıların biatlarını kabul ettikten sonra tören için dışarı çıktığı da bilinmektedir. İki katlı ve dörtlü mekân düzeninde olan Has Oda’nın duvarları 16. yüzyılın ikinci yarısına ait, İznik üretimi kaliteli çini panolarla kaplanmıştır. Has Oda’daki saltanat tahtının konulduğu gümüş şebeke ise Sultan IV. Murad (1623-1640) döneminde yapılmıştır. Has Oda’da bulunan Mukaddes Emanetler Dairesi, Yavuz Sultan Selim’in Halife olduğu 16. yüzyıldan 19. yüzyıl sonlarına kadar Osmanlı padişahlarına çeşitli tarihlerde gönderilen dinî eserlerden oluşmaktadır. Yavuz Sultan Selim’in (1470-1520) Mısır’ı fethi (1517) ile Hilafet, Abbasilerden Osmanlı padişahlarına geçmiştir ve bu olayın ardından, son Abbasi Halifesi III. Mütevekkil, Hz. Peygamber’in Hırkası (Hırka-i Saadet) da bunlara dâhil olmak üzere halifelik alameti sayılan kutsal emanetleri Yavuz Sultan Selim’e devretmiştir. Kutsal emanetlerin İstanbul’a gönderilmesi, daha sonra da devam etmiştir. Özellikle Vehhabi’lerin kutsal mekân ve eşyalara saldırılarının arttığı dönemlerde kutsal emanetler, daha iyi korunabilmeleri amacıyla peyderpey Mukaddes Emanetler Dairesi’ne gönderilmiştir. Bunun yanı sıra, Birinci Dünya Savaşı sırasında da, Medine’deki kutsal emanetler yine aynı amaçla Topkapı Sarayı’na gönderilmiştir.

·        Vehhabîlik ya da Vehabilik, kökeni Selefilik’e dayanmakla birlikte tam olarak 18. yüzyılda Muhammed bin Abdülvehhâb tarafından kurulmuş olan dinî-siyasi hareket ya da mezhep.

16. yüzyıldan 20. yüzyılın ilk yarısına kadar toplanan Mukaddes Emanetlerin en önemlileri arasında Hz. Muhammed’in hırkası, sakalı, Uhud Savaşı’nda kırılan dişinin saklandığı mahfaza, mektupları, oku ve kılıcı yer almaktadır. Ayrıca, Hz. Muhammed’in bastığı sert zemin üzerinde mucizevî bir şekilde ayak izini bıraktığı rivayet edilir ve Topkapı Sarayı’nda muhafaza edilen altı adet ayak izi, bu konuda belge olarak gösterilen izlerdendir. Diğer Peygamberlere ve ashabına ait emanetlerin arasında ise Hz. İbrahim’in tenceresi, Hz. Davud’un kılıcı, Hz. Yusuf’un cübbesi, ashaba ait kılıçlar ile Hz. Fatma’ya ait gömlek, hırka, seccade ve sandığın yanı sıra Hz. Musa’nın asası bulunmaktadır. Hz. Musa’ya atfedilen mucizelerden kimileri bu asayla ilgilidir. Firavun’a yönelttiği asasının yılana dönüştüğü, asasıyla bir kayaya vurduğunda kayadan su çıktığı ve asasını Kızıldeniz’e dokundurduğunda denizin ikiye ayrıldığı rivayet edilir.

İslam Halifeleri olarak Kâbe’nin bakım ve onarımını üstlenen Osmanlı padişahları, Kâbe’nin içindeki altın şamdanlar, buhurdanlıklar, gülabdanlar (Gül suyu serpmek için kullanılan, dibi geniş, ağzı dar, boynu uzun armut biçiminde küçük gül suyu kabı), lambalar, askılar ve Kur’an-ı Kerim kopyalarının sağlanması ve yenilenmesinden sorumluydular. Zaman içinde yenileriyle değiştirilen bu değerli nesneler Saray’a geri getirilirdi. Mukaddes Emanetler koleksiyonunda bu nesnelerin örnekleri de yer almaktadır. Ayrıca, Osmanlı padişahlarının Kâbe’ye yaptırmış oldukları anahtar, oluk, kapı ve Hacerü’l-esved (Kâbe’nin duvarında bulunan, meşhur kara taş) mahfazası, Hırka-i Saadet ve Sakal-ı Şerif mahfazaları da koleksiyonun bir diğer bölümünü oluşturmaktadır. Koleksiyonda ayrıca 623 yılında açılan, 10 minareli Mescidi Nebevi’nin ve Kudüs’deki Taş Kubbe’nin birer maketi, beyaz opalden yapılmış ve kırmızı mühürle mühürlenmiş zemzem suyu şişeleri, Kerbela’dan getirilmiş toprak, Kur’an-ı Kerim’den surelerin yazılı olduğu plakalar, Kur’an-ı Kerim rahleleri, gümüş kâseler, seccadeler, Has Oda’da kullanılan buhurdanlar ve gümüş saplı süpürge de yer almaktadır.

·        Mescid-i Nebevî veya Peygamber Mescidi, Hicret’ten sonra Medine’de İslam peygamberi Muhammed ile arkadaşları tarafından inşa edilen, Muhammed’in kabrinin de içerisinde bulunduğu mescit. “Nebevi” Arapçada “peygambere ait” anlamına gelir, “Mescid-i Nebevî” tamlamasının anlamı ise “Peygamber Mescidi”dir.

Osmanlı padişahları her yıl Ramazan ayının on üçüncü ve on dördüncü günlerinde Has Oda’nın içinde bulunan eşyaların ve çinilerin gülsuyuyla ıslatılmış doğal süngerlerle yapılan temizliğine bizzat iştirak ederler, seferde veya çok hasta olmaları durumunda ise yerlerine bir vekil tayin ederlerdi. Bu temizliğin ardından Ramazan ayının on beşinci günü padişah ve devlet erkânı Hırka-i Saadet’i özel bir merasimle ziyaret ederdi. Yavuz Sultan Selim’in Hırka-i Saadet’i Has Oda’ya getirmesiyle birlikte başlayan, Hırka-i Saadet başında 24 saat Kur’an-ı Kerim okuması geleneği Osmanlı döneminde olduğu gibi, Cumhuriyet’le birlikte Saray müze olduktan sonra da devam ettirilmiştir. Silahdar Hazinesi’nin ilk kısmında, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından görevlendirilen hafızlar, Kur’ân-ı Kerim okumayı sürdürmektedirler.

 

Osmanlı devlet geleneğinde önemli yer tutan bir törenle her yıl ramazan ayında ziyaret edilen Destimal-i Şerif merak edilen konular arasında yer alır. Peki, Destimal-i Şerif nedir? Osmanlı devlet geleneğinde Hz. Muhammed’in aziz hatırası olarak günümüze kadar ulaşan hırkası, üst düzey devlet görevlileri ve davetlilerin katılımıyla gerçekleştirilen törende, ‘Kıymetli mendil’ denilen Destimâl-i Şerîf hediye edilirdi.

Destimâl-i Şerîf merasiminde; Yavuz Sultan Selim’in 1517’de halifelik görevini de yüklendiği Mısır seferi dönüşünde İstanbul’a getirdiği Hırka-i Şerif, Osmanlı geleneklerine uygun bir şekilde, mahfazası olan gümüş sandığından çıkartılıp içindeki yeşil ipek ve kadife örtüler açıldıktan sonra üstündeki inci işlemeli şeritlerin çözülmesiyle birlikte saygıyla ziyaret edilirdi. Ramazan ayının on beşinci günü üst düzey devlet görevlileri Topkapı Sarayı’nda toplanarak saray görevlileri tarafından Mukaddes Emanetler Dairesi’ne büyük bir alay eşliğinde gelirdi. Daha sonra Padişah gelir, gümüş şebeke içinde yer alan sandukanın kilidini açarak Hz. Muhammed’in hırkasını çıkarırdı. Kur’ân-ı Kerîm okunur, davetliler sıra ile hırkanın sağ omuz başına konan Destimâl-i Şerifi öperlerdi. Bu Destimal-i Şerif davetlilere hediye edilirdi. Hz. Muhammed (s.a.v.), muhtelif zamanlarda kalplerini İslâm’a ısındırmak yahut kendilerine iltifat etmek istediği üç kişiye giydiği hırkayı hediye etmiştir. Hırkalardan birisi Moğol istilâsında yok olmuş, diğer ikisi ise günümüze kadar ulaşmıştır ve her ikisi de İstanbul’da bulunmaktadır. Hediye edilen hırka, İstanbul’a kadar gelmiş, şimdi Topkapı Sarayı’nda bulunmaktadır. Veysel Karanî’ye hediye edilen hırka ise İstanbul’un Fatih ilçesinde bulunmakta ve Sultan Abdülmecid’in yaptırdığı Hırka-i Şerîf Camii’nde muhafaza edilmektedir.

Sarayı son ziyaretimizde elbette ki Kutsal Emanetler Dairesi’ne uğramadan kesinlikle geçemezdik. İşte bu ziyaretimizde Peygamber Efendimizin (S.A.V.) yalancı peygamber Müseylime’ye (Ö. 632) gönderdiği mektubu görebilmek şansına kavuştuk. Hadis alimleri ve çeşitli İslam kaynakları tarafından içeriği günümüze kadar aktarılan, ancak aslı bulunamayan bu kutsal vesika işte burada Kutsal Emanetler Dairesi’nde bulunup teşhire açılmıştı.

·        Şair, hatip, kâhin ve nüfuz sahibi bir kişi olan Müseylime bin Habib, (Müslime veya Mesleme) 7. yüzyılda Arabistan’da peygamberliğini ilan etmiş din kurucusu, İslam’a göre sahte peygamber. Müseylime’nin Resûl-i Ekrem’e kendisinin de peygamber olduğunu ve yeryüzünün yarısının kendi kabilesine, diğer yarısının Kureyş’e ait bulunduğunu ifade eden bir mektup gönderdiğini, bunun üzerine Hz. Peygamber’in ona cevaben yolladığı mektupta onu kezzâb (çok yalancı) diye tanımladıktan sonra yeryüzünün Allah’a ait olduğunu ve onu istediğine vereceğini bildirdiğini kaydeder (es-Sîre, III-IV, 600-601). Bunun üzerine bu yalancı peygamber “Müseylimetü’l-kezzâb” diye anılmıştır. (Mayıs-Haziran 633) tarihinde öldürüldüğünde 140 veya 150 yaşında olduğu kaydedilmektedir. Bazı şarkiyatçılar, Müseylime’nin peygamberlik iddiasını Hz. Muhammed’den çok önce ileri sürdüğünü söylemekte ve onun Câhiliye döneminde bile “Rahmânü’l-Yemâme” lakabıyla anıldığına dikkat çekerek Müseylime’yi oruca önem veren, şarap içmeyi yasaklayan, cinsel ilişkilere sınır getiren, müezzin tayin ederek namaza değer veren, cennet, cehennem, tekrar dirilme gibi uhrevî temaları işleyen bir kişi olarak takdim eden rivayetler de vardır. Bütün bu unsurları, Müseylime’nin İslâm’ın temel esaslarını dikkate alıp Hz. Peygamber’i taklit etme gayretinin neticesi şeklinde görmek gerekir. Öte yandan bazı şarkiyatçılar Müseylime üzerinde Hz. Muhammed’den çok Hıristiyanlığın etkisinin bulunduğunu, hatta onun birçok Benî Hanîfeli gibi hıristiyan olduğunu iddia etmiştir. Ancak namaz, müezzinlik gibi unsurlarla Müseylime’nin kendisine gelen vahiyler olduğunu iddia ettiği seçili sözlerin bazı Kur’an âyetleri ve sûreleriyle karşılaştırılması, onun kendisini gülünç düşürecek derecede Hz. Peygamber’i taklide yeltendiğini ortaya koymaktadır.

Peygamberimiz Hicret’in yedinci senesinde, başta Bizans (Doğu Roma) İmparatorluğu olmak üzere dünyanın önde gelen devletlerine tebliğ mektupları göndererek kendilerini İslamiyet’e davet etmiştir. Bu davet çokça rağbet görmüş ancak seyrek de olsa reddedilmiştir. Bunlar arasında Medine’ye gelen Beni Hanife kabilesinin temsilcilerinden Museylime adında biri de vardı. Edebi yanı oldukça kuvvetli olan bu şahıs, Müslümanları gördükten sonra onlara karşı duyduğu kıskançlığı, kendisini büyük bir felakete, sona sürükleyecek şekilde göstererek kendini peygamber ilan etti ve kavminin Peygamber Efendimize değil de kendisine tabi olmasını istedi. Onun bu iddiası bazı münafıkların da yardımıyla kuvvet buldu ve Beni Hanife kabilesinin birçoğunu İslamiyet’ten döndürdü. Bu yalancı peygamber sonraları şımarıp daha da ileri giderek Efendimiz’e (S.A.V.) şu mealde bir mektup yazdı.

“Allah’ın Resulü Müseylime’den, yine Allah’ın Resulü Muhammed’e… Sana selam olsun… Ben, seninle birlikte peygamberlik vazifesine ortağım. Yeryüzünün yarısı bize, yarısı da Kureyş Kabilesine aittir. Ancak Kureyş haddini aşan bir kavimdir…”

 

Peygamberimiz bu satırları okuyunca, onu getiren elçilere “Eğer elçilerin öldürülmeyeceğine dair bir kaide olmasaydı, sizin boynunuzu vurdururdum” demiş ve Ubeyy bin Kaab’a yazdırdığı aşağıdaki mektubu yalancı peygamber Museylime’ye göndermiştir. (Söz konusu mektubun son cümlesi tam olarak okunamamaktadır.)

“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla; Allah’ın Resulü Muhammed’den, yalancı peygamber Müseylimet ül-Kezzab’a. Selam hidayete tabi kimselerin üzerine olsun.
Bundan sonra bilesin ki,  yeryüzü Allah’ındır. Onu, kullarından dilediğine ihsan
eder. Hüsn-ü akıbet ise, müttakilerindir. (Allah’tan korkan kullarındır) Sen ve beraberindekiler şayet tövbe ederseniz, Allah seni ve seninle beraber tövbe edenleri affeder.”

 

Bu ilginç mektubu Topkapı Sarayı, Kutsal Emanetler Bölümünde bulabilirsiniz. Özelliği böylesi bir yalancı peygambere Peygamberimizin yazdığı elimizdeki ilk ve tek örneği olmasından kaynaklanıyor. Konu İslam Dinini yakından inceleyenler için beraberinde bir dizi soru getirebilir. Merakın ve öğrenme isteğinin sonu, sınırı yoktur, olmamalı da. Bu yalancı peygamber, İslam’a bayağı bir dert olmuş. Kısa zamanda çevresine hatırı sayılır bir kalabalık toplamış, İslam ordularıyla kıyasıya savaşmış.

Eminim meraklı dostlarımızın sorusu şu olacaktır:  “Peygamberimizin Risalet’inin ilk 6 yılında kendisine 100 kadar insan inanıyor. Yalancı Müseylime peygamberlik iddiasında bulunup 2 yılda nasıl oluyor da 40 bin taraftar bulabiliyor?” (Bu Yemame savaşındaki sayıdır.Yemâme Savaşı, Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) gönderdiği İslâm ordusuyla Yalancı Peygamber Müseylimetü’l-Kezzab taraftarları arasında yapılan bir savaştır 632 Aralık)

 

 

Konuya birkaç açıdan cevap verilebilir..

1. Müseylime hicretin onuncu yılında, kendi kabilesi olan Beni Hanife’den on yedi kişi ile Medine’ye gelmiş, heyetle birlikte Hz. Peygamberle görüşmüş, kendisine Rasulullah’tan sonra hilafet, yani bütün müminlerin yöneticiliği verilirse Müslüman olacağını şart koşmuş ve Rasulullah ona değil hilafet, elindeki bir değneği bile vermeyeceğini belirtmişti.

Bunun üzerine Müseylime Kabilesinin yurdu olan Yemame’ye dönünce, peygamberliğini ilan etmiş, kendisine vahiy gönderildiğini iddiaya başlamıştı. Bunun yanında halkı kendisine inandırmak için bir yumurtayı içine nişadır koyduğu sirke içinde yumuşatmış, ağzı dar bir şişe içine koymuş ve bunu mucizesi olarak halka göstermeye başlamıştı.

2. Hicretin onuncu yılı sonlarında Rasulullah’a kendisinin de peygamber olduğunu açıklayan bir mektup gönderdi. Mektubunda hem Rasulullah’ın, hem de kendisinin peygamber olduğunu ifade ediyor, Arabistan’ın yarısı Kureyş’in, yarısı Beni Hanife’nin olduğunu iddia ediyordu. Ona göre, Kureyş hakları çiğneyerek Arabistan’ın hepsinin kendisinin olduğunu iddia etmekle Beni Hanife’ye zulmediyordu.

Hz. Peygamber (asm) ona verdiği cevapta onu “Kezzab/Deccal” olarak adlandırıp, yerin asıl sahibinin Allah olduğunu ve onu istediğine vereceğini açıkladı.

Görüldüğü üzere Müseylimetü’l- Kezzâb akıllı taktik ve stratejilerle kendine taraftar toplamayı biliyordu.

3. Diğer yandan bazı ayetleri taklit ederek uydurma ayetler düzenledi. Müseylime zeki, hitabet kabiliyeti olan ve halkı iknada mahir birisiydi. Bu yüzden Kuran ayetlerinden bazılarını örnek alarak uydurma ayetler düzdü. Bunları da güya vahiy olarak kabilesindekilere okumaya başladı.

4. Bu sebepler yanında ona yardım eden başka faktörler de vardı:

a) Beni Hanife Rasulullah’ın son yılında Müslüman olmak için Medine’ye heyet göndermişti. Rasulullah onun mektubuna hicretin onuncu yılının hicri takvime göre 12. ayında  (zilhicce ayı) yani senenin son ayında cevap verdiğine göre, mektuba cevap vermesinden yaklaşık iki ay kadar sonra vefat edecekti.

b) Burada Beni Hanife kabilesine ilk olarak Nehâru’r-Ricâl b. Unfüve adında biri İslamı öğretmek için gönderildi. Bu sahabe önce Medineye hicret etmiş, burada Kuran okumayı ve din konusunda bazı bilgileri ve incelikleri öğrenmişti. Adı geçen kişi Rasulullah tarafından Müseylime’nin tekerine taş koymak için gönderildiyse de, o Beni Hanife kabilesine  ulaşınca, bir  durum değerlenmesinden  sonra irtidad ederek dinden çıktı ve Müseylime tarafına geçti.

Müseylime hemen onu kendisinden faydalanmak için bir danışman ve yardımcı yaptı. Böylece Nehâru’r-Rical, Müseylime’den “daha büyük bir fitne” haline geldi. Böylece Kezzab olan Müseylimenin muhalefetini ve halkın ona inanmasını çoğalttı ve  kuvvetlendirdi. Çünkü yemin ederek Rasulullah’ın mesajını onlara getirdiğini söylüyor, hem Muhammed’in, hem Müseylime’nin Peygamber gönderildiğini iddia ediyordu. İnsanlar da onu doğrulamaya başladılar.

c) Kabilede din/İslam ve iman bilgisinin yok denecek kadar azlığı ve sayılan diğer sebeplerle kandırılmaya müsait oluşları da Müseylime’nin ekmeğine yağ sürmüş ve taraftarları gün geçtikçe artmaya başlamıştı.

Müseylime fitnesinin yükselişinde belki de en önemli sebep budur.

Bu sıralarda Medine; Müseylime üzerine onun sonunu getirecek askerî kuvvet de gönderemedi. Hz. Ebu Bekir’in hilafeti ile birlikte Müseylime; üzerine arka arkaya gönderilen iki Müslüman orduyu da yendi. Üçüncü olarak Hicretin 12. yılında Halid b. Velid komutasında üzerine geldiğinde ordusunda 40.000 askeri vardı.  Hicretin 12. Yılında Halid b. Velid komutasında olan İslam ordusuyla yaptığı savaşta yenilen Müseylime ve büyük destekçisi öldürülüp, ordusundan da 20.000 civarında kişi imha edilerek ona karşı büyük bir zafer kazanıldı ve bu şekilde Müseylime fitnesi ve tehlikesi böylece bertaraf edildi. Bu Yemame Savaşı konusunu biraz daha mı açalım, pekâlâ.

Hz. Ebû Bekir, İkrime b. Ebû Cehil kumandasında bir orduyu Yemâme’ye gönderdi. Daha sonra Müseylime’nin büyük bir orduya sahip olduğunu öğrenince Şürahbîl b. Hasene kumandasında bir birlik daha sevketti. Takviye güçlerinin gelmesini beklemeden Müseylime kuvvetlerine saldıran İkrime mağlûp olarak geri çekilmek zorunda kaldı. Ardından Şürahbîl b. Hasene’nin de yenilgiye uğraması üzerine halife bölgeye Hâlid b. Velîd kumandasında yeni kuvvetler yolladı. İki ordu Yemâme’de Akrabâ denilen yerde karşı karşıya geldi. Tarafların asker sayısı hususunda farklı rivayetler bulunmakla birlikte Müseylime ordusunun üç dört kat daha fazla askere sahip olduğu anlaşılmaktadır. İslâm ordusu başlangıçta Müseylime kuvvetleri karşısında gerilediyse de özellikle 2500 civarında olduğu belirtilen muhacir ve ensarın güçlü direnişi karşısında Müseylime sadık askerleriyle birlikte Hadîkatü’r-Rahmân denilen etrafı yüksek duvarlarla çevrili bahçesine sığınmak zorunda kaldı. Her türlü tehlikeyi göze alarak bahçeye giren Müslümanlar Müseylime’yi ortadan kaldırmayı başardılar. Bu bahçeye de daha sonra “Hadîkatü’l-mevt” adı verilmiştir. Müseylime’yi kimin öldürdüğü konusunda çeşitli rivayetler bulunmaktadır. Genellikle Vahşî b. Harb’in, mızrağı ile Müseylime’yi yere düşürdüğü, ensardan Ebû Dücâne’nin de kılıcıyla onu öldürdüğü zikredilir. Son derece kanlı geçen çarpışmalarda her iki taraf da çok sayıda kayıp vermiştir. Bu hususta abartılı rakamlar verilmektedir. Müseylime’nin Akrabâ’ bölgesinde 7000, takibat esnasında 7000 ve Hadîkatü’l-mevt’te 7000 olmak üzere 21.000 veya 24.000, Müslümanların ise 700’ü hâfız toplam 2200 kayıp verdiği nakledilir.

T
T1
T2
T3
FATİH SULTAN MEHMET
SULTAN ABDÜLMECİD
HZ. PEYGAMBERİN MEKTUBU
HZ. PEYGAMBERİN MÜHÜRÜ
HZ. PEYGAMBERİN KILICI
HZ. PEYGAMBERİN SAKAL-I ŞERİFİ
HIRKA-İ ŞERİF
NALIN-I SAADET
HZ. PEYGAMBERİN YEŞİL TÜRBANI
HZ. PEYGAMBERİN SU İÇTİĞİ TAS
HZ. DAVUD’UN KILICI
HZ. MUSA’NIN ASASI
MESCİD-İ NEBEVİ
MESCİD-İ NEBEVİ 1908
KAŞIKÇI ELMASI
ZÜLÜFLÜ BALTACI

Trả lời

Email của bạn sẽ không được hiển thị công khai. Các trường bắt buộc được đánh dấu *